Martin Scorsese’nin New York’u!

Muazzam bir videoyla sinema dünyasının efsane isimlerinden Martin Scorsese’nin New York’u ile buluşuyoruz!

Şehirler sadece yollardan, binalardan, o şikayet ettiğimiz trafikten, kalabalıktan, kavşaklardan ibaret değildir ki; aslında bu saydığımız şeylerin her biri nefes alır o şehrin hayatta kalabilmesi için. Kimi için ruhu olan bu şehirlerin karakter sahibi oldukları ise kesindir. Her birinin kendine özgü özellikleri, renkleri, müzikleri ve insanlara sundukları sınırsız duyguları vardır. Anılar var oldukça, duygular yok olmadıkça şehir de sadece ruhsuz ögelerden ibaret olamaz; sokaklarında hayat olan şehirler için yaşamıyor diyebilir miyiz?

Martin Scorsese Sinemasının Başrolü: New York!

Şehri ve insanı en güzel resmeden sanat dalı da şüphesiz ki sinemadır! Olmazsa olmaz gibidir mesela Woody Allen’ın New York’u, Fatih Akın’ın Berlin’i… Onların sinemasından alışkınızdır aslında şehirleri bir başrol olarak görmeye. Onların gözünden izlediğimiz o şehirler, hikayede yer alan karakterlerden daha çok hayattadır. Peki ya Martin Scorsese? Onu New York’suz düşünebilir misiniz ya da mesela Taxi Driver’ı New York dışında bir yerde? Scorsese için, New York hiçbir zaman yalnızca bir zemin değildir  diyebiliriz o halde. Kahramanı harekete geçiren bir yer, arzularına ulaşmak için kentin sınırsız açıklıklarını besledikleri bir fırsat mekanı demek daha mı doğru olur? Bu arzuların her biri kentin kendisine ait farklı yollara götürürken keşfederiz; hikayeyi, karakterleri ve şehrin kendisini. Scorsese, aklın ve ruhun tüm iç haritasını şehrin sokaklarında konumlandırır. Genellikle New York’ta geçen filmlerinde bu durumla çok sık karşılaşsak da aslında Scorsese için bu durum vazgeçilemezdir, onun için şehirler ne olurlarsa olsunlar hep hayattadır.

taxi-driver-filmloverss

Bu noktada Taxi Driver‘ı ele almak gerek. Travis Bickle aslında New York’un vücut bulmuş halidir. Gittikçe yabancılaşan ve durdurulamaz bir paranoyanın esiri olan Travis’in iç dünyasındaki tüm o karmaşıklık dış dünyaya, sokaklara, New York’a taşınır. Normalde, filmin atmosferi için yapılan Scorsese’nin ‘gotik ruhu’ gibi değerlendirmeleri için kuşku yok ki en etkili alanlardan birine sahiptir. New York, hikayenin kahramanlarının iç hesaplaşmalarının yansımasını görebileceğimiz muazzam bir alan sağlar; çürümekte olan toplumu izlerken aslında çoktan Travis’in iç dünyasına yolculuğa çıkmışızdır mesela. Scorsese için şehirler nostaljik birer öge, anı veya ‘ev’i temsil eden alanlar değildir; onun için şehir hikayenin kahramanının aynasıdır.

“Bir gün öyle bir yağmur yağacak ki caddedeki bütün pislikleri temizleyecek.”

martin-scorsese-leonardo-dicaprio-filmloverss

Scorsese sinemasında New York farklı zamanlarda farklı bölgeleriyle karşımıza gelir, hikayenin atmosferine göre şekillenir; renklenir veya kararır. 1950’lerin Brooklyn’ine gittiğimiz Goodfellas‘tan 1980’lerde tüm ruhuyla renklenen Long Island’ı gördüğümüz The Wolf of Wall Street‘e… Farklı sosyal sınıflar, farklı zamanlar, farklı karakterler; tek şehir! Scorsese’nin filmografisine baktığımızda yarısından fazla filminin New York’ta geçtiğini görürüz; çeşit çeşit New York portreleridir aslında. ‘gerçek şehir, boyalı bir tuval değildir. diyen Scorsese, aslında bir nevi binbir yüzü olan bu şehrin resmini çizer. Main Streets, New York New York, Bringing out the Dead, the King of Comedy, Gangs of New York, Raging Bull, New York Stories, After Hours, The Age of Innocence, Who’s that Knocking at My Door… Zıt duyguları bir araya getirerek, izleyiciye adeta ayna tutan Scorsese, vazgeçemediği New York’u ise Gangs of New York hakkında yaptığı bir söyleşide şu sözlerle anlatıyor; “Bir anlamda, bu film, diğer filmlerimin dayandığı bir temel oluşturuyor. Ulus hala doğum sürecindeydi. Ve o doğum New York’ta gerçekleşti.” Scorsese için başlangıç kabul ettiği New York’tan kopmak, yörüngesinden çıkmak gibi olsa gerek!

who-s-that-knocking-at-my-door-filmloverss

Ayrıcalıklı sınıfları, sanatı, komedyenleri, serserileri, gangsterleri.. Scorsese New York sokaklarında birçok farklı kimliği ele alır. New York, kimi zaman servetin kimi zaman gücün kimi zaman ise suçun vazgeçilemez başkentidir. Aslında New York’un bu denli önemli olması sadece sinemasal bir faktör değil, Scorsese’nin tamamen kişisel meselesidir. Biz Robert DeNiro ile bütünleşen Travis karakterinin gözünden, Scorsese’nin New York tanımını görürüz. New York’tan vazgeçemeyen yönetmenin sinemasının ayırt edici özelliği tabii ki sadece bu şehir değil. Katı bir Katolik çevrede büyüyen ve kendi hayatında olduğu gibi filmlerinde de sürekli olarak bir ‘dinle hesaplaşma’ durumunun altını çizen Scorsese’nin vazgeçemediği perspektif olan ‘Tanrısal Bakış Açısı’nı da unutmamak gerek.

Muazzam Bir Video: Martin Scorsese’nin New York’u

Martin Scorsese’nin New York’unu, kamera açılarını, vazgeçemediklerini muazzam filmografisinin ekseninde ele alan oldukça başarılı olan videoya aşağıdan ulaşabilirsiniz. New York’u Scorsese’nin gözünden keşfetmek için…Kaynak:http://www.filmloverss.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir